-
Mehmet Yüksel
Tarih: 04-11-2025 09:30:00
Güncelleme: 04-11-2025 17:10:00
3 Kasım 2002’de iktidara gelen Adalet ve Kalkınma Partisi (Ak Parti), Türkiye ekonomisi için büyük vaatlerle yola çıktı: kalkınma, istikrar, refah vb. Ancak 23 yıllık serüvenin ardından, bu vaatlerin çoğu karşılanamadı gibi kurumlaşma kültürü de büyük zarar gördü. Geçtiğimiz gün iktidarda 23 yılını tamamlayan Ak Parti mensupları ve paydaşları açısından verimli geçmiş olabilir. Ancak ekonomik tabloya bakıldığında, kamuoyuna yansıyan güncel veriler, karamsar tabloyu destekler nitelikte. Daha dün, Ekim 2025’te yıllık enflasyon oranı % 32,87 olarak açıklandı. Haziran 2025 itibariyle Türkiye’nin dış borç stoğu 547,7 milyar ABD doları düzeyinde gerçekleşti. Öte yandan asgari ücret 22.104 TL, en düşük memur maaşı 47.520 TL. Çarşı Pazar zaten yangın yeri, her vatandaşın malûmu. Ayrıca Türk-İş tarafından açıklanan açlık sınırı 28.412 TL, yoksulluk sınırı 92.547 TL düzeyinde olduğunu da hatırlatmakta yarar var. Bu verilerle birlikte Ak Parti’nin “refah” hedefinde ne kadar mesafe alındığı ortaya çıkıyor.
Özelleştirmeler ve kamu varlıklarının elden çıkışı
Ak Parti dönemi boyunca kamu varlıklarının satışına hız verildi. Örneğin, 1986-2024 döneminde yapılan özelleştirmelerden elde edilen toplam gelir; 71,6 milyar ABD dolarıdır. Bu rakamın, yani 71,6 milyar ABD dolarının, yaklaşık 63,4 milyar ABD dolarlık kısmının, yani %88,5’lik kısmı, Ak Parti döneminde gerçekleşti.
Kamunun elindeki “stratejik varlıkların” elden çıkarıldığını, halkın uzun vadeli refahı yerine, kısa vadeli gelir hedeflerinin önceliklendiği ortada.
Tüm bunların yanında, “itibardan tasarruf etmeyen” sayın hükümet yetkilileri, hudutsuz harcanan kamu bütçesinin açıklarını, özelleştirmelerden elde ettiği gelir marifetiyle kapatmayı adet edinmiş durumda.
Hayat mücadelesi, geçim mücadelesi ve ekmek mücadelesi veren vatandaş ise tüm bu olanları takip etmekten yoruldu. Gündelik geçim derdi vatandaşın boynundaki en ağır yük oldu.
Ekonomi yönetimi, dış borç ve enflasyon üçgeni
Bir iktidar için düşük enflasyon, güçlü para birimi ve dengeli dış borç tablosu klasik hedeflerdendir. Ancak Ak Parti’nin süreğen iktidar döneminde bunların birçoğu sarsıldı. 2025 Ekim’de yıllık enflasyon %32,87’ye çıktı; bu, halkın alım gücünün eridiğini ve yüksek maliyetli hayatın normalleştiğini gösteriyor. Vatandaş duruma o kadar alıştırıldı ki herhangi bir tüketimde bulunduğunda, en yüksek para birimimiz olan 200 TL’den (yaklaşık 4,7 ABD doları) dört veya beş tane vermesi gerektiğini biliyor. Çünkü artık küçücük market poşetleri bile 1000 TL’nin üzerine doluyor. Dört kişilik bir aile için bir akşam yemeğini dışarıda yemek artık maalesef hayal. Buna ayrılacak 3-4 bin liralık bütçe, hane halkının temel gıda ihtiyaçlarına ayrılmış durumda. Geçim mücadelesi içinde, zor şartlar altında hayatını sürdüren vatandaş, tabii ki Türkiye’nin dış borç stoğunun 547,7 milyar ABD doları gibi çok yüksek ve riskli bir sevide seyrettiğinden endişe edemiyor. Çünkü çekirdek hane halkı borç stoğu almış başını gidiyor. Bu kadar borç yükü ve yüksek enflasyon bir aradayken, “ekonomik istikrar” söylemlerinin, süslü ve anlaşılabilirliği zor kelimelerle ifade edilmesi gerçeği değiştirmiyor: Vatandaş zorda.
Refah payı daralırken sosyal göstergeler geriledi.
Asgari ücretin 22.104 TL, en düşük memur maaşının 47.520 TL olması, bununla birlikte açlık sınırı 28.412 TL ve yoksulluk sınırı 92.547 TL olması, hâlâ pek çok yurttaşın temel ihtiyaçlarını dahi karşılamakta zorlandığını gösterir nitelikte.
AK Parti’nin 23 yıllık iktidarının karnesi, sağlam başlangıç vaatlerine karşın birçok alanda ciddi soru işaretleri doğurdu. Özelleştirme konusunda kamu varlıklarının satışı hız kazanırken, bunun getirdiği gelirlerin halkın yaşam standardına ne kadar dönüşüp dönüşmediği de siz okuyucuların takdirindedir.
Yüksek enflasyon, artan dış borç ve daralan sosyal refah payı, “ekonomik başarı” söylemlerinin arkasındaki gerçeği sorgulatıyor. Bu tablo, iktidarın bugün itibarıyla “yeni normal” olarak sunduğu ekonomik model, vatandaş açısından sürdürülebilir değil. 23 yılın sonunda iktidarın hem politik hem de ekonomik anlamda ciddi biçimde yorulduğu görülüyor.
Rasyonel ekonomi yönetimi ilkeleri bir kenara bırakılarak kısa vadeli çözümlerle zaman kazanılmaya çalışılıyor. Bunun en somut örneği Kur Korumalı Mevduat (KKM) sistemi oldu. Döviz talebini frenlemek için getirilen KKM, kamu bütçesine milyarlarca liralık yük bindirdi; enflasyonu besledi, gelir adaletsizliğini derinleştirdi.
Ekonomi yönetiminin bilimsel temelden uzaklaştığı bu süreçte, piyasalarda öngörülebilirlik kalmadı. Sonuçta hem TL’nin değeri hem de vatandaşın güveni eridi; iktidar, kendi oluşturduğu döngü içinde tıkandı.
Türkiye ekonomisi üzerine maalesef söylenecek tek bir şey varsa o da inşaat sektöründe sıkça zikredilen “harç bitti, yapı paydos” ifadesidir. Çünkü vatandaş bu şartlar altında sadece hayatta kalmaya uğraş veriyor.
Artık değişimin, siyasî nedenlerinin yanında, güçlü ekonomik nedenleri var.
KKM NOTU: Kur Korumalı Mevduat Sistemi’nin (KKM), Türkiye ekonomisine verdiği zarar tam olarak henüz tespit edilmedi. Ekonomist Mahfi Eğilmez’in hesabına göre sistemin kamuya (Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası + Hazine ve Maliye Bakanlığı) toplam maliyeti en az 58,9 milyar USD. Ayrıca, 2022-2023 yıllarında sadece bütçeden doğrudan Hazine’ye binen yük yaklaşık 8,7 milyar USD düzeyindedir.
Mehmet YÜKSEL
Sanayici & İş İnsanı