-
Mehmet Yüksel
Tarih: 17-02-2026 13:04:00
Güncelleme: 17-02-2026 13:04:00
Türkiye ekonomisi 2026’ya yine tanıdık bir tabloyla girdi: Yüksek enflasyon, yüksek faiz ödemeleri, zayıflayan istihdam ve tüm bunlara rağmen iyimser bir anlatı. Ekonomi yönetimi son dönemde uluslararası yatırımcılarla temasını artırdığına dair haber akışlarını görüyoruz. Sunumlar yapılıyor, risk primindeki gerileme öne çıkarılıyor, “dezenflasyon süreci başladı” deniliyor. Ancak rakamların yüzeyine değil, yapısına bakıldığında daha karmaşık bir resim ortaya çıkıyor.
TCMB Tahminlerine Ne kadar Güvenmeliyiz?
Önce enflasyon cephesine bakalım. Merkez Bankası 2026 yıl sonu enflasyon hedefini %15 ilâ %21 arasında olacağını duyurdu. Ancak Ocak 2026 verilerine baktığımızda yüksek enflasyon, hedefin teknik olarak daha ilk aydan zora girdiğini gösteriyor. Ocak 2026’nın yıllık enflasyonu %30,65 oranında gerçekleşti. Bunun yanı sıra gıda ve alkolsüz içecekler grubunda ise aylık bazda, dikkat ediniz, aylık olarak %6,59 oranında artarak rekor bir seviyeyle dikkat çekmiştir. Temel tüketim maddelerinin raflardaki fiyatlarının artışından vatandaş olarak zaten anlıyorduk.
Burada sorun ekonomi yönetiminin veya TCMB’nin tahmin yapması veyahut da bu tahminlerde revizyon yapıp yapmaması değil. Sorun, hedef ile gerçekleşme arasındaki kronik kopukluk. Son yıllarda hedefler sistematik biçimde ıskalandı. Bu durum, para politikasının temel araçlarının bile ekonomiyi rayına oturtmakta netice alamadığını gösteriyor. Bunun doğal bir sonucu olarak da beklenti yönetimi gerçeklikten oldukça uzakta.
Merkez Bankası’nın argümanı net: Orta vadeli hedefler değiştirilmez, tahminler güncellenir. Teoride doğru. Ancak pratikte güven, yalnızca teorik çerçeveyle inşa edilmez. 2021–2024 döneminde yaşanan “politika rejimi kırılması”, yani enflasyonun altında tutulan faizler ve seçim öncesi genişleyici kredi politikaları, bugün hâlâ ekonominin hafızasında. Bu hafıza silinmeden beklentilerin kalıcı biçimde iyileşmesi kolay değil.
Bütçe Açığı Ürkütücü Düzeyde
Maliye cephesine bakalım. Ocak ayında bütçe açığı 214,5 milyar liraya ulaştı. Gelirler yüksek artış gösterdi ama harcamalar da benzer hızda büyüdü. Asıl dikkat çekici olan ise faiz ödemeleri. Bir ayda 456 milyar lira faiz ödendi; bu tutar geçen yılın neredeyse üç katı. Faiz giderlerinin toplam harcamalar içindeki payı %28’e yaklaştı. Faiz dışı fazla verilmiş olabilir; ancak bu fazla, geçmiş dönemin yüksek borçlanma maliyetini telafi etmiyor.
Bu tablo, kamu maliyesinde gerçek bir disiplin mi yoksa enflasyonun yarattığı geçici gelir artışı mı sorusunu gündeme getiriyor. Enflasyon hedefinin üzerinde gerçekleşen oranlar, bütçeye nominal olarak daha yüksek vergi geliri sağlıyor. Ancak bu, sürdürülebilir bir başarı değil; aksine, satın alma gücü aşınmış kesimlerin ödediği dolaylı bir maliyet. Yani emek gücüyle, akıl gücüyle çalışan kesim hayatı zor koşullarda yaşamaya devam edecek gibi görünüyor.
Son 4 Ayda 574 Bin Kişi İşini Kaybetti
İstihdam verileri de benzer bir ikili yapı sunuyor. Toplam sigortalı çalışan sayısı son ayları baz aldığımızda gerilediğini gözlemliyoruz. Giyim ve tekstil gibi emek yoğun sektörlerde ciddi kayıplar var. Buna karşılık inşaat ve bazı hizmet sektörlerinde artış gözleniyor. Türkiye Ekonomi Politikaları Araştırma Vakfı’nın (TEPAV) İstihdam İzleme Bültenine göre Kasım 2025’te toplam sigortalı çalışan sayısı aylık bazda yaklaşık 80 bin kişi azalarak 25,9 milyona gerilemiş durumda. Yine kayıtlı istihdamda son dört aylık kayıp ise 574 bin kişi olarak gerçekleşmiş. Dile kolay, yarım milyon kişi işini kaybetmiş. Bu rakamlar, ekonomi yönetiminin uzun vadedeki büyüme hedeflerinin gerçekleşme potansiyeli açısından soru işaretleri barındırdığı açık.
Yatırım cephesinde de tablo pek parlak değil. Risk primi düşmüş olabilir; ancak doğrudan yabancı yatırımların milli gelir içindeki payı oldukça düşük seviyelerde. Gelen sermaye daha çok kısa vadeli portföy hareketi niteliğinde. Bu da kırılganlığı azaltmıyor, aksine finansal dalgalanmalara duyarlılığı artırıyor. Yabancı sermaye giriş çıkışları, artık günlük ve hatta bazen saatlik düzeyde olduğundan kısa vadenin de kısa vadesi bir durumdadır.
2027’ye Giderken
Ekonomi, seçim takvimine duyarlı bir politika setiyle değil, kurala dayalı ve tutarlı bir çerçeveyle istikrar kazanır. 2027’ye doğru yeniden yoğun bir siyasi gündeme girilmesi ihtimali, piyasaların temkinli duruşunu besliyor. Yatırımcı açısından soru şu: Mevcut sıkılaşma kalıcı mı, yoksa konjonktürel mi? Seçim atmosferine girildiğinde TCMB eliyle musluklar kısa dönemli açılacak sonra tekrar kısılacak mı?
Türkiye’nin ihtiyacı olan şey, vitrine yerleştirilen olumlu göstergelerden daha fazlası. Şeffaf ve hesap verebilir bir maliye politikası, enflasyon hedefleriyle uyumlu ve tutarlı bir para politikası, yatırım ortamını güçlendiren hukuki ve kurumsal reformlar olmadan risk primi düşüşü kalıcı bir refah artışına dönüşmez.
Ekonomi yönetimi son dönemde iletişim çabasını artırdı. Ancak güven, yalnızca anlatıyla değil, süreklilikle inşa edilir. Rakamların parlaklığı değil, politika setinin tutarlılığı belirleyici olacaktır. Türkiye’nin ekonomi hikâyesi hâlâ yazılıyor; önemli olan bu hikâyenin seçim döngülerine değil, uzun vadeli güvene dayanmasıdır.
MEHMET YÜKSEL